January 14, 2010

Reuters gözüyle Türkiye: Kara çarşaflı kadınlar klasiği




Reuters Gözüyle Türkiye:

Kara Çarşaflı Kadınlar Klasiği

Bildiğiniz gibi Reuters Ajansı her sene çarşaf çarşaf dünyanın her yerinden çekilen “ en iyi ” fotoğrafları yayınlıyor. Seçilen fotoğraflar arasında Türkiye’den yandaki kare yer almış.[1] Fotoğrafın altında da “Muslim women sit on a park bench overlooking the Golden Horn on Marmara Sea in Istanbul, April 3, 2009. REUTERS/Finbarr O'Reilly (TURKEY RELIGION SOCIETY IMAGE OF THE DAY TOP PICTURE)- “Müslüman kadınlar bir bank üzerinde Haliç üzerinden Marmara Denizi’ne bakarlarken- İstanbul, 3 Nisan 2009. REUTERS/Finbarr O'Reilly” yazılmış.

Kime göre iyi, kime göre bu görüntü Türkiye’yi anlatıyor tabi ki tartışılır… “Hayır hayır bu Türkiye değil! Türkiye’nin bir de ‘modern’ yüzü var” diyenler de olacaktır. Düzeltmeci bir yaklaşımla, bu görüntünün bize ait olmadığını düşünenler veya inkar etmeye çalışanlar, aslında Türkiye’nin bu barındırdığı görüntülerin dışında başka “güzellikleri” de barındırdığını öne sürmeye çalışanlar da olacaktır mutlaka.

Bu gösterim dili, fotoğrafta yeni bir şey değil öncelikle onu belirtmek gerek. Peçeli, burkalı, kara çarşaflı kadınlar “Batılı” (böyle de katı sınırlar çizip Batı veya Doğu diye ayırmak çok doğru olmasa da, ne yazık ki eninde sonunda kullanmak durumunda kalıyoruz?) fotoğrafçıların 19.yüzyıldan bu yana sıklıkla tekrarladıkları bir konu.

Fransa’nın 1830’da Cezayir’i işgal etmesiyle birlikte, birçok sanatçı (ki bunların başında “Cezayirli Kadınlar” tablosuyla Eugene Delacroix gelir), fotoğrafçı, yazar ve seyyah da Ortadoğu’ya gitmiştir. O dönemde özellikle Cezayir, Tunus, Fas gibi yerlerde Fransız askerleri, turistler için üretilen ve batılı izleyicinin görsel tüketimi için hazırlanan bu kartpostlarda veya fotoğraflarda da buna benzer kompozisyonların stüdyo ortamında hazırlandığını biliyoruz. Bu tür okumalar Edward Said’in Şarkiyatçılık kitabında ortaya koyduğu savla veya Said’e karşı yapılan savlarla değerlendirilebilir, okunabilir.[2]

Bu tür imgeler sömürgeci ideolojinin birer uzantısı ve hala daha günümüzde devam ediyor diyebiliriz. Buna en güzel örnek de tabi ki, Afgan kızı Sharbat Gula. National Geographic dergisinin Nisan 2002 sayısının kapağında mor burkalı Afgan kızının elinde dergi ve “BULUNDU” yazısı ile izleyicinin karşısında. Peçeyi kaldırma, arkasında ne olduğunun sorgusu Batılı erkeğin kafasını kurcalayan bir soru olmuştur hep öteki Kadın’a karşı. Peçe açılır ve arkasındaki yüzün akıbeti bir kez daha fotoğraf aracılığıyla gösterilir… ve izleyici de rahatlar!

*****

Şimdi Türkiye örneğine dönecek olursak, bu fotoğraf da, sömürgeci gösterim dilinin bir parçası. Kara çarşaflı kadınlar, deniz kenarında İstanbul’da oturuyorlar. Bu 200 senedir böyle gösterilmiş, sanıyorum bundan sonra da böyle gösterilecek. Evet, çarşaflı kadın bir gerçek ve Türkiye de dışarıdan işte tam da böyle görülüyor… Diğer Ortadoğu ülkeleri arasından ayırt edici bir özelliği de yok gibi duruyor bu fotoğrafa bakılınca. Kim anlar ki bu fotoğrafa bakılınca buranın İstanbul olduğunu? Alt yazısıyla birlikte verilmese, hiçbir izleyici bunun Türkiye’de çekildiğini anlayamaz.

Türkiye bu işte... Biraz peçeli kadın, biraz dansöz, biraz döner, biraz şiş kebap, biraz göbekli, kıllı Türk erkeği, biraz Türk kahvesi, biraz baklava, biraz bıyık, biraz cami silüeti… Bu yüzden de her sene Türkiye’nin tanıtımı için hazırlanan video kliplerde bu tür imgelerin-görüntülerin Arabesk formlarda biraz daha estetize edilerek gösterildiğini görüyoruz. Çünkü Türkiye’de kendini Batı dünyasının onu görmek istediği biçimde kendisini göstermeye çalışıyor…

Bu kadar çok tekrarlanan bir konunun bu sene de yılın fotoğrafı seçilmesi oldukça şaşırtıcı, çünkü yüzyıllardır tekrarlanan bir imgenin yeniden seçilmesi popülerliğinden bir şey kaybetmediğini ve kaybetmeyeceğini gösteriyor… Ve bir o kadar da sıkıcı geliyor artık bu tür imgeler... “Tamam be kardeşim, seviyorsun anladık da bu tip konuları, bıkmadınız mı artık aynı şeyleri evirip çevirip üretmekten?” diye insan söylenmekten kendisini alamıyor doğrusu…



[2] Bu konu için, Fotoritim Eylül 2008 sayısında Umut Hepvar’ın yazısına bakabilirsiniz. “Fotoğrafın Doğusu Batısı Olur mu?”

* Yazı Fotoritim dergisi Ocak 2010 sayısında yer almaktadır. Orijinali için lütfen bakınız.

7 comments:

Travis said...

neye göre tanıyorlar birbirini bilemedim:)

elif vargı said...

Doğu ve Batı mı? kim kimi tanıyor? ben de onu anlayamadim :)

zahidd said...

Kalp gözleri açıktır belki, oradan tanıyorlar birbirlerini. İnanca saygi lütfen.

elif vargı said...

Zahidd Bey,

Burada Bati'nin Dogu'yu nasil "gordugu" ile ilgili bir yorum var, kimsenin diniyle, giydigiyle, kalp gozuyle veya kendi gozuyle ilgili bir elestiri yok!

Ben burada inanca saygisizlik etmiyorum, lutfen yaziyi daha dikkatli okumanizi oneririm.

Anonymous said...

kalp gozü? biyolojik olarak bilimin ışıgında bakacaksak insanın 2 adet görme organı vardır diye bilirim ben. tabi ki bilim bizler için onemliyse kapitalist batının gozu beni ilgilendirmez eger bazı hareketler kılık kıyafetler ilerlemenin insan aklının onunde engelse zaten saygı gostermemiz için yollar coktan kapanmış demektir..

emin said...

"Çünkü Türkiye’de kendini Batı dünyasının onu görmek istediği biçimde kendisini göstermeye çalışıyor"

gayet iyi bir tespit zannımca.klişe lerden,klasik anlatımlardan kurtulamadığımız gibi kendimizi anlatmaya çalışırken ezberden kurtulamıyor ve bunu yaparken bile taklite soyunuyoruz.

kendimizi tanımıyor muyuz?
ezberden anlatım kolay mı geliyor?
batının bildiği şekilde anlatmazsak anlaşılır olmayacağımıza mı inanıyoruz?

bu soruların cevapları da muamma,sorular da çok sıkıcı duruyor sanki.

elif vargı said...

tesekkur ederim yorumunuz icin..
sorular sıkıcı degil, tam tersine sorulmasi gereken sorular.. artik bir baska fotografin konusu bile olabilir:)